İNSAN NE İÇİN YAZAR?
Yazmak, insanın dışarı vuramadığı duygularını kalem ve kâğıt aracılığıyla harflere bulaması ve bunları görünür kılmasıdır. Peki ne için yazar insan düşündük mü, sorguladık mı kendimizi hiç! Düşündük mü bunun üzerine? Bağıra bağıra konuşmak varken nedir yazı yazmak? Peki bağırmayacaksa, konuşmayacaksa iki büklüm kıvrılıp bir yerlere bir şeyler karalamak neden? Nedir yani amaç! Duyguları görünsün diye mi veya birilerine ben buradayım demek için mi? Elbette hayır.
İnsan önce kendisi için yazar. Ruhunu dindirmek için, yaralarını sarmak için ve en çok da özgürleşmek için. Bembeyaz bir kağıttır alanın özgürce kararlarsın orayı, düşünmeden sadece içinden geldiği gibi sarfedersin cümlelerini kalemine pranga vurmadan. Sessiz çığlıklarını içine akıtmazsın da yazarsın. Bazen rahatlamak için, bazen de farkındalık uyandırmak adına dökersin içini kelimelere. Boşaltırsın zihnindeki ve kalbindeki tüm mahremi, derdi, elemi. Hüznün kimi zaman bir bulutu temsil eder, kimi zaman bir kuşu, kimi zaman da insanı. Bu insan bir bakmışsın divane âşık olmuş bir bakmışsın güzel yüzlü maşuk.
Yazma eyleminin bir kalıbı yoktur. Tıpkı derdini anlatmak isteyenin, hikâyeye ve öyküye ihtiyacı olmadığı gibi. Zira yazmak bir ihtiyaçtır. Yemek yemek, su içmek, nefes almak ve dahi sevdiğine sarılmak, öpmek gibi. Gün gelir sürekli tuttuğun günlükte giderirsin bu ihtiyacını, gün gelir eski bir dosta yazılan iki satır mektupta. Naftalin kokulu sandıkta saklı duran bebeklik eşyalarının olduğu değerli bir bohçayı açar gibi insan da açar duygularını. İtina ile yayar kâğıt üzerine özlemini, hasretini, keşkelerini, pişmanlıklarını. Sarfetmeyi çok istese de söylemeye çekinerek zamanında gönlünün kilitli odalarına hapsettiği diyaloglarını iliştirir bir köşeye. Bazen pişmanlık bazen ilan-ı aşk bazen de özür diler.
İnsan yazdıkça kelimelerle dostluğunu pekiştirir. Açık açık sitem etmese de cümlenin sonuna koyduğu ünlem ile dile getirir kırgınlığını. Söyleyeceğim şey daha çok ama susuyorum demek ister peşi sıra üç noktayı eklerken yazdıklarının ardına. Yazmanın tadını alan bir insan kopamaz kelimelerden. Gün geçtikçe daha da bağımlısı olur kâğıdın dokusunun, kalemin karasının. Fobes boşuna “kâğıda dokunan kalem, kibritten daha çok yangın çıkartır” dememiş. Zira yangın, yazanın gönlünde vuku bulur önce harlanır harlanır ve dumanı tütmeye başlar. Kim dumanı örtbas edebilmiş ki? Ee, boşuna vakti zamanında haberleşme aracı olmamış. Gönüldeki duman sızmak için yer arar. Süzülerek zihne ulaşır güzelce şekil alıp oradan da kaleme düşer. Nihayet okurla buluşunca da yazarın gönül alevi satırlardan muhatabına geçer ve böylelikle sonsuz bir iletişimin içine girmiş olurlar. Bundan ki yazan insanı sadece iyi bir okuyucu anlar…
Kendimizi anlatma ve birbirimizi anlama telaşına düştüğümüz, sosyal medyanın popüler olduğu ve bu eylemi orada daha fazla yapmaya çalıştığımız fakat başaramadığımız şu zamanda yazmak da okumak da çok değerli bakir bir liman. Bu limanda aynı veya benzer hisleri zikreden tüm yüreklerle birlik olup edebiyat ikliminde özgürce kulaç atabilme dileğiyle.
Sevgi ve muhabbetle
Esra Uzun